28 Mart 2012 Çarşamba

ALBATROS


Sahi nerede bulmuştum ki senin keskinliğini? Uzun zaman önce bir yerlere fırlatıp attığımı anımsadım sanki birden. O kadar uzaktan nasıl olmuştu da gelip sana saplanmıştı. Belki de kesik bir yerimden akmıştı ve sana karışmıştı. Hani bahçelerde meyvelerin dökülmüşlerini toplamak gibi bir şey değil miydi sanki senin duru sesinde ağlamak! 

Farkında mısın? Orada mısın? Neden arkamı dönsem seni orada bulacakmış gibi hissediyorum ki? Hani gercekten aklında bir birikinti bırakmışim gibi.. Hani aklını başından alırken kalbinden seni ayırmışım gibi..

Oysa biliyorum, evet biliyorum sevdazedeyim ben de.. Öyle küçüksün ki, çocuksun ki.. Elinden tutup anlatacak kadar büyük sanıyorum kendimi senin yanında, öyle olmadığım halde..

Bana bir süredir aradığım sözcüklerimi getirdiğin için mı bu çırpınışı ellerimin.. İçimden ne geliyorsa yazmak istiyorum sana. Öyle acelem var ki.. Biraz geç kalsam silinikleşirken sen götüreceksin kelimelerimi. Ürküyorum. 36 yasında, yolun bir yerlerinde -ışıkların söndüğü- içimdeki yorgunluğun kaybolduğu kısa süreli bir durak gibisin. Oysa kalmak istiyorum. "Kal," demeni istiyorum. Ben şimdi bu 3 harfi sana versem, orantılı bir aşkla bana söyler misin?

Sana yarın desem, yarın bana gel, desem.. Kendini toplayıp bana gelir misin?

Öyle sevecekler ki seni, iyi ki sözcükleri kuytulardan söküp bana verdin diye.. Kibirimin gömüleceği şehirde aslında asrın kazısını yaptırıp bana ölü toprağından kibirimi uyandırdın sen. Ya ne iyi ettin.. Beni bana kazandırdın. Hayal verdin. Aşkın ısısını, gitmenin sıkıntısını, yüreğimin göz kırpmasını..

Sesini alan oldu benden, onu öldüreceğim İstanbul'da. Katil olacağım senin yüzünden. Kanatlarımı karanlıkta görünmez kılacağım. Gecenin, göz gözü görmediği dar bir sokağında kan dökeceğim. Gelip alnına süreceğim o kanı. Ömrüne hiç kimse gelip silemeyecek.

Galiba sende bütün bu fırtına, açık deniz, cesaret oyunları ve köşeleri.. 

Seni benden alanın vebalini alacağım, ömrümce taşıyacağım. Onun mezarını çiğneyeceğim. Seni benim damarımdan akıtan o yersizin, yurdunu alacağım elinden..

Durup durup senin fotoğrafına bakarken ben, biliyorum defalarca yapacagım, senin hangi aralıkta olduğunu düşünüp hayıflanacağım.

Sevdiğin, seviştiğin, değiştiğin kadınları çocukların oyuncaklarına yaptıgı gibi kırıp dökeceğim. Nerede görsem hepsini sırayla öldüreceğimden korkacağım. Belki bir gün beni arar mısın diye  bekleyeceğim. Aramazsan vazgeçeceğim. Bazen seni göreceğim orada burada, o an yanımdakileri unutup çaktırmadan seni dinleyeceğim.

Dileğim sevişmekten öteydi. En azından bunu bilmeni isterdim. Seni bekledim, öyle düşünüyordum. Bir aksam gelecektim, gelsene, biraz konuşalım, belki bir seyler icelim, diyecektin. Ben bunun, hayalinden bile güzel olduğunu düşünecektim. Sen konuşurken ben belki de ömrümün en sessiz gecesini geçirecektim. 

Seni bundan bir kaç sene önce tanısaydım, örneğin sahilde yürürken ben seni kanat çırpan bir kuş sanabilirdim. Senin çırpınışınla içimdeki gürültünün birbirine karıştığını zannedebilirdim. Aslında bir kaç yıl oncesine gitmeye ne gerek var, aynen böyle oldu. Sen kanat çarparak geçtin sol tarafimdan.. Bir ok fırlattım sana, tabii ki gençliğin belki de acısını duymana engel oldu. Soluna attığım ok seni kanatmadi ki.. Benim umudum kanatmış olsun.

Ağzımda iştahli bir aşkın delili, deliliği.. Gözlerinde bir 'Cem Karaca' bakışı gördüm ben.. Seni onun bir şarkısını söylerken hayal ettim. Hadi diyorum geri dönmeliyim, 'Hoş geldin kadınım,' demelisin. Kadınım, kadınım.. Aklımı yerinden edenim, kalbimin üzerinden yuvarlayıp bacaklarıma dermansızlığı verenim, diyesin.. Der misin?

Ben gelmesem de gel iste.. Bir gece Hayal'de karşılaşalım, o sırada sarhoşluk çoktan bizi sarmış olsun.. Beni tanıyacak mı acaba derken tanıyasın, üzerimden senden ayrılmanın yükünü alasın. Ben gözlerine bakayım, senin Cem Karaca gözlerine.. 

Bugün aynaya baktım henüz senle aynı şehirdeyken, yüzümde senin kararlılığını gördüm, kendi güzelliğimi.. Bana soz verdim, seni bulup çıkaracağım İstanbul'un bütün gözlerini aramam gerekse de.. Söz ver bana ilk baktığım yerde olacağına, yormayacağına, yazdıklarımı benden almayacağına.. 

Bak yaz geliyor.. Yazı geliyor.. Alın yazın geliyor.. Okunaklı olması için elimden geleni yaptım. Hepsini senin için yazdım. Sırf sen okuyasın diye.. Sadece sen bilesin diye.. Belki ilk karşılaşmamızda senin için yazdıklarımı okuyup okumadığını soracağım.

Senin için kendime benzeyeceğim. Olur da bir gün karşılaşırsak diye..

Lütfen tek birinde kalma, gezip dur oradan oraya. Bir yerde kalırsan yine katil olurum ben. 

Sana bir renk hediye ediyorum, kırmızı artık sadece sana ait, başka hiç kimsenin değil. Kimse paylaşmayacak onu seninle.. Kimse o tonu görmeyecek ve ben sana gelip kulağına fısıldayana kadar sen de bilmeyeceksin.. Sıranı beklemelisin çünkü hesabımı aksatan biri oldu, onu öldürmem gerekiyor. Biraz bekle ve dediğim gibi tek bir yerde yapma bunu. 

İşin fazla uzamadan gel! O kadar uzun sürecek gibi geliyor ki.. Geçecek mi sanki o saatler, belki günler.. Bana sevinçli bir İstanbul gunünde gel. "Sen gittin ya, ben seni düşündüm, o günden beri seni düşünüyorum," de. "Ayrılırken yanaklarından öperken dudaklarından öptüm. Bunu biliyor musun?" de.

Bilmiyorum, diyeceğim.

3 Mart 2012 Cumartesi

Onkoloji


Onkoloji bölümü çok acayip 1 şey.. kimsenin kendini daHa acılı bulmadığı ya da başkasına acıyamadığı 1 yer. HErkEs aynı eşikte.

Dün yine annemin tedavi günüydü. Hastaneye gittik. Çok sıkıntılı bir süreç. Sadece dua edebiliyorsunuz ve anlayışlı olmak zorundasınız. Gerçekten yaşamayanın anlamaya çalıştığı ama asla tam olarak anlayamayacağı bir durum kanserle yaşamak. Hemen hemen her gün bu hastalıkla ilgili bir haber alıyoruz ve ailesinden, yakınlarından birinin başına gelmemiş kimse pek kalmadı. 

Ben bunu defalarca yaşamış insanlardan biriyim. Yaklaşık 22 sene önce amcam kansere yakalanmıştı. Ölmek üzere, demişlerdi. Babam da o sırada kontrole girmişti ve onun da bu hastalığın pençesine yakalandığını öğrendik. Amcam hastalığa yakalandıktan sonra yedi sene daha yaşadı ama babamı 3,5 ay içinde kaybettik. HEnüz 15 yaşındaydım. Halamı da kanserden kaybettik. Babaannemi tanımadım ama o da rahim kanserinden ölmüş. 21 yaşındayken veremden ölen oğlunun acısına dayanamamış. Anneannem de yıllardır böbrekten hasta olduğu halde korktuğu için doktora gitmediğinden kansere dönüşen hastalığına yenildi. Diğer bir amcam da kanserden öldü. Bu listeye bakınca endişe yerleşiyor insana. Hastane kontrollerine gidildiğinde eskiden "Ailede şeker, kalp, tansiyon rahatsızlığı var mı?" diye sorarlardı. Bir gün kanseri de eklediler bu soruya ve o gün bana bir şey saplandı.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce annem göğüs kanserine yakalandı, tedavisi başladı. Metastaz yaptı. Tedavisi devam ediyor. Tüm benliğimle inanıyorum ki iyileşecek. Bu süreç içinde üç haftada bir hastaneye gidiyoruz, testler yapılıyor, ilaçlar veriliyor. 

Onkoloji bölümüne her gittiğimizde biliyoruz ki oraya gelen herkes bu hastalıkla mücadele ediyor. Kanser orada sıradan bir şey. Kendinizi acındıracağınız ya da kendinize acıyabileceğiniz bir yer değil. Beklerken insanlarla sohbet ediyorsunuz. Hepsinin hastalığının bir hikayesi var. Birbirinize acil şifalar diliyorsunuz.  Öylesi karanlık bir yerde en önemli şey 'UMUT'. Umutsuz asla olmaz. Çekilen acılar çok zor. Gündelik hayatınızı yaşarken duygularınızı saklamamalı, ağlayabilmelisiniz falan filan ama orada asla ağlamamalısınız eğer ki bir hasta yakınıysanız. Duygularınızı kontrol edebilmelisiniz. Edemiyorsanız da orada öğrenirsiniz. Kişiden zorla koparılmaya çalışılan hayat için direnme gücü vermelisiniz. Aynı zamanda direnmelisiniz de.. Kanserli biriyle yaşamak çok zor çünkü asla onun içinde kopan fırtınaları tam olarak onun gibi yaşayamıyorsunuz ve o fırtınalar sizi de savuruyor. Sımsıkı tutunmalısınız. Ben şahsen spor yapmanızı öneriyorum. Bazen direnciniz azalabilir, tolerans sıfır dolaylarında gezinebilir, anlayışınız kıtlaşabilir. Silkinin ve kendinize gelin.

Dün annemin tedavisi bittikten sonra aşağı indik. Kardeşimi bekliyorduk. Bir gece öncesi uykumu alamadığım için çok yorgundum ve oturacak bir yer aradım. Belki de otuzdan fazla insan giriş- çıkış bölümünü doldurmuşlardı. Üzerlerine derin bir karanlık çökmüş gibiydi. Böyle durumlarda ilk aklıma gelen annem oluyor, durumu fark etmemesini diliyorum çünkü yapabileceği bir şey yok ve onun kesinlikle üzülmemesi gerekiyor. Bekleyen insanlar birbirlerine benziyorlardı, demek ki büyük iHtimalle bir akrabaları için oradalardı. Çoğunun gözleri yaşlıydı. Bu arada annem de danışmadaki kızla sohbet ediyordu. Tabii ki ortak noktaları kanserdi. Kızın da annesi kanser tedavisi görüyormuş. Bir ara annemin telefonu çalınca danışmadaki kıza sessizce sordum bekleyenleri. Bu tarz soruları sorarken bir sürü iHtimal geçti aklımdan. Hastalık mı, kaza mı, kaç yaşında, o mu, bu mu? 1987 doğumlu gencecik bir kız kan kanseriymiş ve yoğun bakımdaymış. İçimden bir 'Of!' çektim ki ama kimse duymadı. Ağladım hatta yine içimden. Koltuklardan biri boşaldı, annemi oturttum. Tabii ki annem hemen yanındaki kadına sordu oysa ben danışmadaki kızdan öğrendiklerimi anneme söylemeyecektim. Kadın da anlattı. Kızcağızın abisinden uygun ilik bulunmuş. Birbirlerine acil şifalar dilediler. Bir dahaki gidişimizde kızcağızın durumunu soracağım.

Bundan bir kaç ay önce onkolojide yaşlı bir adam vardı, kızı bile yaşlıydı, düşünün artık. Karısına döndü ve "Hadi biz yaşlıyız anlıyorum da ne kadar çok genç insan var bu hastalığa yakalanan, "dedi. Doğru dedi; ne kadar çok insan var bu hastalığa yakalanan. Hepsine tek tek acil şifalar diliyorum.