29 Şubat 2012 Çarşamba

Cem Karaca

Bugün 29 Şubat 2012. Dört yılda bir yaşanan bir tarih. Ben de bu özel günde, hayatımdaki en özel kişilerden birini yazmak istiyorum. Sevgili Cem Karaca'yı. Onu neden bu kadar önemsediğimin cevabı birden fazla. Belki de zaten önemli olmak durumu budur. Tek bir sebep yetmez.

Cem Karaca muhteşem bir sese sahip benim için ve biliyorum ki pek çokları için de bu kabul görmüş bir gerçek. Babamla hakikaten kardeş gibi bir benzerliğe sahipler. Babamla pek fazla anım yok ve onu yaklaşık 22 yıl önce kaybettim. Üstelik adaş olmaları da ilginç bir ortaklık benim için. 

İlk ne zaman dinledim de hayran kaldım kendisini bilmiyorum. Galiba o zamanlar ülkeye giriş yasağı vardı ve yurt dışında yaşıyordu. Dönemin başbakanı ile birlikte yasağı kalktı ve ülkesine döndü. Siyasi kimliğini gizlemeyen biriydi ancak dönüşünden sonra onu döneklikle suçlayanlar oldu. Hatta işi çok öte boyutlara bile taşıdılar. Bir arkadaşım ülkeye dönüşünden sonra bir konserine gittiğinde grup olarak tezahürat yapmışlar: "Parka! Parka!" diye.. O da en sonunda dönmüş ve "Ben o parkayı çoktan astım," demiş. Görmedim, duymadım. Anlatılan bu.

Barış Manço'nun cenazesine gitmiştik arkadaşlarımla birlikte, sene 1999. Çok kalabalıktı. Levent Camii'nden dönerken yürümeye başladık; araç bulmak olası değildi. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın önünden geçerken bir süre öncesinde vefat eden arkadaşımın mezarını ziyaret etmek istedim. Bir şey beni çağırmıştı sanki. İki arkadaşımla beraber mezarlığa girdik. Kış, kıyamet, nasıl soğuk.. Eylül, "Hande, bir şey söyleyeceğim ama heyecanlanma, sakin ol," dedi. Durdum. "Arkanı dön, bak orada kim oturuyor," dedi. Döndüm. Nefesim kesildi sanki. Arkadaşlarım da bu sevgimin farkındaydı. Kafamda bere, atkı, mont. Hemen ellerim kafama gitti. Dünyanın en saçma tepkisiymiş gibi üstüm başımın düzgün olmadığından şikayet ettim. Eylül, "Bak gidip konuşmazsan sonra pişman olabilirsin," dedi. Hayatımda ilk ve tek defa yaptım böyle bir şeyi. Yanına gittim. Bir hanım ve bir beyle birlikte büfenin önünde oturuyorlardı. Ona onu ne kadar sevdiğimi, babama benzediğini ve onu öpmek istediğimi söyledim. O da bana izin verdi. Gözlüklerini çıkardığında 'gözlerini' gördüm. Yanaklarından öptüm. Muhteşem kokuyordu. Ona hemencecik aslında bir arkadaşımın mezarının orada olduğunu ve sanki beni çağırdığını, sebebinin de kendisi olduğunu söyledim. O da gökyüzüne baktı ve "Keşke bazıları bu çağrıyı hiç duymasalardı, dedi. Evet, keşke duymasalar..

Aradan bir süre geçti ve özel bir televizyon kanalının gecesinde kendisiyle yine karşılaştım. Bu sefer çok şık, saç ve makyaj yapılı bir haldeydim ve bendeki heyecan yine tavan yaptı onu gördüğüm zaman. Bu sefer de meraklandım acaba beni tanır mı diye.. Yanına yaklaştım ve beni tanıdı..


Onu sahnede seyretme fırsatım da oldu. MSM'nin mezuniyet gecesine gelmişti ve sahneye çıkmıştı. Bir 'Çok yorgunum' söyledi orada biz öldük, bittik. 
Taksim'de Yaga'da da seyrettim. Oh iyi ki seyretmişim.. 
İşte Cem Karaca ile anılarım sadece bu kadar.. Maalesef bu kadar.. 

2000'li yılların başında seslendirme yapardım. Bunu Türkçe'yi düzgün ve doğru konuşan herkes bilir ki Cem Karaca bu konuda gerçekten bir numaradır. Üstelik sadece sözcükleri doğru seslere basarak söylediği için değil, aynı zamanda doğru vurgularla söylediği içindir bu yargı. Seslendirme yapanlara "Cem Karaca dinleyin," derler.. Zaten onu dinlemek bir denizde seyahat etmektir, ağaçların arasında esen rüzgar olmaktır, sevilenin elini tutmaktır.. Bir sürü şeydir.. 

'Oğlum'a şarkısını anne baba olan bütün arkadaşlarıma dinletirim. Ne zaman içimden ikili bir düşünce geçse 'Canım benim'i dinlerim. Tarihi yarımada 'HEp kahır'dır. Güneşli gün dönümleri 'Bu biçim'dir. Nazım Hikmet'in dizeleri Cem Karaca'dan ne güzel dolar insanın içine.. 'İşte geldik, gidiyoruz,' 'Hoş geldin kadınım', 'Çok yorgunum', 'Sen de başını alıp gitme', 'EmraH', 'Bekle beni' ve daha onlarcası..

Cem Karaca dinlememiş olmak eksikliktir.. Onu bilmemek yoksunluktur.. Benim güzel insanlarımdan biridir o.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder