23 Aralık 2012 Pazar

Değişiyorum! a.H.g.


Değişiyorum, biliyorum. Eskisi gibi değil sevişlerim. İnanmıyorum artık bir sürü şeye.. Geride bıraktıklarımı kolay unutuyorum ve Hızla bir yere gittiğim de yok. Aynı yerde kalıyorum ama değişmek durmuyor. Etrafımdakiler de değişiyor. 


Artık anlayışlı biri değilim ve Hayatı sadece kendi anladığım biçimde yorumlayabiliyorum. Başka türlüsüne de gerek yok zaten.



Geride bıraktıklarımdan ilk defa biri beni serseme çevirdi. Hayır, HandE. Bu ikincisi. İlkinde yıllarca sürecek ve zor kurtulduğum vicdani bir Hastalığa kapılmıştım. İkincisi geçen Pazartesi başladı. Yine bir ölüm Haberiyle. Beni derinden sarsmasının sebebi artık görüşmemeyi seçtiğim kişiler olmalarıydı. Geçmiş benden intikam alıyor. EyvallaH! Ödeştim işte çünkü bu ikincisinde vicdan borcu karşı tarafındı. Onu affetmemiştim. Bunu biliyordu, biliyor olmalıydı. Hasta olduğunu bilseydim, bulurdum onu ve "Affettim seni," derdim, affetmediğim HaldE. Bu Hesap zamanı o kadar ağır geçiyor ki üstümde başımda ne kadar iyi anım varsa çıkarıp masaya koyuyorum. Belki de bundan sonra ağırlıklarım olmayacak tekrar gün ışığına çıkabilirsem..

Senle o son gece ayrılırken ev önünde, seni son görüşüm olduğunu asla bilemezdim. Gerçi bir daHa seni görmek istemeyerek bitirmiştim o dönemi.. Biliyorum ki o kadar da acımasız olamazdım aslında. Mutlaka görüşecektik tekrar.

Son günlerinde, Hatta Hastalığın boyunca yanında olmak isterdim, inan çok HEm de.. Beni gücendiremez, kıramazdın da artık. HEm büyüdüm ben: artık 16 - 25 - 30 değilim. Defalarca yaptığımız gibi balık yemeye gitseydik, ben bu sefer artık ciddiye almasaydım senin belli bir saatten sonra söylediklerini.. "Aman boşver be! Haklısın ama boşver! İçelim, güzelleşelim," deseydim.. 

Yaklaşık 6 yıldır dargın olduğun, dünya kadar anını paylaştığın birinin ölümü böyle koyar işte insana.. Bugün olsa yine gücenirdim ama küçük bir kız gibi davranmaz, olgun biri gibi canına okurdum. Tam büyümüşken kaçıp gittin, değil mi? Çok az kalmıştı, seni aramak üzereydim. Erteleyip duruyordum ama konuşmamız gerektiğini biliyordum.. 

Kardeş arkadaşlarım bu günlerin biteceğini söylüyor, ben de sürekli aynı şeyi tekrarlıyorum kendime. Zaten bitmesini de istiyorum. Böyle yaşayamam. Sürekli ardımda dolanıyormuşsun, tam yanımda duruyormuşsun gibi yapamam. Korkuyorum. Yalnız kalamıyorum. 

Değişiyorum işte.. Bazı değişimler istemediğim biçimde gerçekleşiyor. 

Kafamın içinde sanki video player var. Sürekli görüntüler dönüp duruyor. Çoğu zaman bir anda takılıyor, sürekli o anı yaşayıp duruyorum. İşte bu dünyadaki ceHEnnem: bu kayıtların silinmesini istiyorum. Böyle bir HEsaplaşma tek başına olmaz. Sen de olmalıydın. Ölmemeliydin!

Bir gün yeniden karşılaşacak mıyız? 

10 gün önce arasaydım seni, neler derdin bana kimbilir? Bu sorunun bilinmez cevabı artık benim karanlığım oldu.

Vedalaşmamız gerekiyor. Lütfen git artık. Yarım kalman Hiç bir şeye yaramıyor. Sadece bir dostumla konuşacağım senle yaşadıklarımızı çünkü anlatmazsam çürürüm. Onun kim olduğunu biliyorsun, tanışmıştınız. Geri kalanlar pek bir şey bilmeyecek, söz!

Güle güle! Şunu bil bu bir gerçek bugüne kadar Hiç kimsenin ölümüne bu kadar çok üzülmedim ben. Sen beni ölümünle değiştirdin. Yıktın. Gücümü bitirdin. Metanetimi sonlandırdın. Cesaretimi benden aldın. Büyük iHtimalle bunların Hiçbiri umurunda değildi. Belki beni bir tek an bile düşünmedin. Hiç aklına gelmedim. Kimseye benden baHsetmedin. 

HEr yolu deniyorum yolumdan çekilmen için. Zannedildiği kadar güçlü olmadığımı göstereceksin başkalarına.. Keşke bu aramızda sır olarak kalsaydı..

22 Aralık 2012 Cumartesi

Senin için notlar..


ben seni kalbimden söktürmüştüm.. Pazartesi günü anladım ki, dikişlerin yakıyormuş canımı.. hy
başını bana yaslama.. içinde yas var çünkü.. hy
ben seni içimden aldırdım ve dünyaya gelmedi o aşk.. hy
Kırmızı kalbim avucumda sıktığım bir gül! hy
Oysa seni sevmiyordum uzun zamandır. Hayat bitişe doğru Hızla kayıyor. Şimdi ne varsa çarpıp duruyoruz bu düşüşte kayarken..
20 senenin içinde seni nereye koyduysam çıkıyorsun şimdi karşıma. O kadar üzgünüm ki.. Çok yaralayıcı oldu ölümün.
17 yaşımdaydım. Aklım küt küt çarpardı seni görünce. Ben lise formalı sen lacilerin içinde, akşamüstleri..Galiba ağlasam..İnanamıyorum anla!
Ayaklarımın ucunda yükselir, kafamı enyukarı uzatmaya çalışırdım. Sesini duysam HEyecanlanırdım. 17 yaşımdaydım.
Ne çok anımız var seninle. Anlayamadığım bir sürü anı da.. Giderken sen bütün bu geçmişi götürmeden gittin, gizemini başının altına koyarak.
Sevmek istemiştim seni. Uygundun. Seçilmiştin sanki ama sen kolay bozdun HEpsini ve ben Hızla uzaklaştım senden.Artık ölüsün ve içim acıyor.
Sen ölürken ben yaşıyordum. Bir şeyler seni getiriyordu aklıma. Erteliyordum. Aslında çok kırgındım sana ve en azından affettim diyemedim.
Galiba bir kaç zaman senin için yazacağım. Yas tutma süresi bu olsa gerek! Zaten aklıma da senden başka kimse gelmiyor. Çok uzun zaman..
Kurtulmak mı? Delisin. Bir gömleği çıkarıp atmak gibi değil bu olan. Ölmüş, dediler ve sessiz kaldım çünkü o sözcükleri de götürdü giderken.

doğum günün / güran yahyaoğlu

Sevgili Güran,
17 Aralık günü öğrendim 16 Aralık'ta öldüğünü babamdan. O gün benim için Hayat durdu sayılır. Seninle yaşadığımız onlarca şey aklımda geçip duruyor. 2006 senesinde sana yazdığım doğum gününe özel şiiri o zaman vermemiştim, okuma fırsatın olmadı. Şimdi buradan yayınlıyorum. Aziz Hatırana..



doğum günün
Hani sen orada doğdun ya..
Bilip bilmeden, anlamına Hayatını koydun ya..

Onlarca kelimenin kelebek uçuşuyla kanat çırptığı
1 gökyüzüydü sana aşık olmak..
belli belirsiz mırıldanırken,
büyüdü içimde boyun, adımın, adın..
sen kendini çizerken benim alınyazımda
çizgilerin fazla geldi
karaladın kendini kağıtlarım boyunca..

kalabalık içinde, fosforlu yüzünün parlaklığı
gün aydınlığında soluklaştı;
karanlığımda kayboldum.
oysa o kadar karanlıktı ki,
görmedin.. takıldın, üstüme kapaklandın..

kimi köşe başlarında, kimi yalnız yataklarda
çoğu kez karıştı konuşmalar birbirine.
kavşaklarda karşına çıkmamın
belki ebedi belki edebi yönü vardır

koymuyorum buraya Her Hangi 1 duruşu
kayboluşum, karanlıktaki görünmezliğimdendir.
nicedir sesimin boyuna erişmediğini biliyorum.

Yaşlanıyor sözcükler de.. 1 süre önce fark ettim bunu..
Ağır işçisi onlar benim Hayatımın..
Taşıyorlar beni nereye gitmek istesem.

Nefes almak için durdukları yerlerde
Yüzünü görüyorum.
Nereye kaçarsam kaçayım,
Kimden kime koşarsam koşayım
Sana benziyor gördüklerim.
14 yıldır seni mi aradım bilmeden..

Her kapattığım kitabımın ayracı da sendin..
Sana benziyorsa güzeldi Hikayeler..
İçlerinde sesinin mevsimleri varsa korunaklıydı..

Aşkın yolculuklarında durup durup
Kendime , en çok da sana şaşırıyorum..


İyi ki doğdun.. iyi ki yaşadığını biliyorum..
Her sevda biçimine 1 çizik atıyorum adından..
Eğilip tuttuğunu görüyorum elimden beni..
Yanılmasam ya.. çekip alsan ya..

Sırf sen bilmiyorsun diye gerçekler değişmiyor
Benim bildiklerimin içinde sen kendini bu kadar görmezden gelemezsin..
Sana dokunmuyorsa yaşananlar bana dokunuyor..
Sen konuşmuyorsan dünya susmuyor..
Çıkarıp atmak istiyorum içimden..
Kirli 1 elbiseyi sıyırır gibi üstümden..
Evet, sevmiyorum seni..
Bildiğin gibi değil..
İnandığım gibi biliyorum sevgimi..
Ucunu kırdım, bu yüzden batmıyorum sana.
Kanatmıyorsam içinde korunaklı 1 yan vardır sevişimin, sevişmelerimin
Biçimlerimin sadece içine seni alan 1 evreni de vardır
Uymadığın yerde kesip atabilmen için
Acil çıkış kapısı da var bu kadının..
Hem içeride kalıp Hem gider gibi yapmak
Yakışmıyor senin tavrına, tacına..

Hani gidiyor musun,  Hadi gitmek üzere misin?
Sadece gülümsüyorum..
Gitmeni istemememe rağmen kal, demeyeceğim.
Kalışınla beraber kaldıracağım içimdeki çarşafları..
İstediğin gibi dolanabilirsin baHçemde..
Tohumlarını ekip, istediğin çiçeği yetiştirebilirsin..

Seni sevmiyorum, evet.
Sevmem için sen de olmalısın bu sevgide..
Olmadığın 1 yerdeki beni nereden bileceksin;
Geceleri seni özlememden uyuyamadığımı,
Seni sevdiğim için kendime ne kadar kızdığımı..
Sen yokken yaşamayı nasıl becerdiğimden
nasıl  ve ne için Haberin olacak ki zaten..

Çekeceğin taş, fırlayacağın uzaklık olmak istemiyorum..
Ellerinin dibinde bittim, sarmaşık gibi büyüyorum bedeninde..
Kendine sarıldığında bana da sarılmış olacaksın..
Sen bugün doğdun
Ben mutlu oldum.









20 Mayıs 2012 Pazar

Umursamama biçimi

Birileri ardımda konuşup duruyor. Kulaklarım yorgun..

Gözlerim yorgun.. Madem ki o kadar güzel görüyorum; madem ki öyle diyorsunuz, yorulmuşluğumun ürünüdür size sunduklarım.. Dokunmayınca yoruyorsanız kendinizi ve dokununca kaçıyorsanız kuytunuza benimkisi vazgeçme değil, umursamama kararıdır. Ne zaman 1 gülüş, 1 yanaşma, 1 çoğalma gördüğümde vazgeçmeye meyilli olsam da.. Kararım en doğru arayıp bulduğumdur benim..

17 Mayıs 2012 Perşembe

17 mayıs


Seviyorum.. Yaşamımdaki bütün kıvrımların dahilinde hem de..
 
Uzakta bilinmez bir ışık ümidiydi ilk önce. 1998! O yılda tanıştık biz. Farklı yerlere gitmiş yıldızlardık, yakın çok yakın yerlerde parlamaya başlamış.. Aynı aydınlığın sağanağında buluştuk işte o yılda ve tıpkı kayan yıldızlar gibi ayrıldı yollarımız sonra. Yanılmış mıydım? Aynı yolun kahramanları değil miydik biz?! Yavaşça dindi, yağmaz oldu, çöle döndü. Ardından bir gün, aniden çatlayan hayatımın bir deliğinden sızmaya başladı. O akıntıyı hissetmem 8,5 yıla mal oldu. 2007! Bak sen bak! Birdenbire ısrarlı bir yıldız gibi parlamaya başladı tekrar göğümde. Göz kırpıyordu ama zamanla anladım ki sönmeye başlamıştı. İki elimin arasında tuttum onu, sıkmadan, gevşek.. İstediği zaman gidebileceğini bilsin istedim, istediğim zaman gidebileceğimi de bilsin.. Sıcaklıkla ovaladım, yumuşakça.. Çok zordu, hala da zor ya.. Keskin, sivri yanlarını yontmaya çalışıyorum. Geçmişindeki acılı anılarını unutsun en azından acıları dinsin diye uğraşıyorum. Ona sarılırken ben de değişmeye başladım. Onunla birlikte daha iyi bir insan oluyorum. Sevmeye daha çok inandım. HErkes inansın istiyorum.

Gelecek günlerin zorluğunu ondan daha iyi bilerek hem de.. 

Yoklukları, özlemleri, amaçları, öfkeleri içinde onu kaybetmemek için direndim. HEp çok sevdim.. İçinden taşan lavları gördüğüm zamanlarda bile vazgeçmedim ondan.. Onu, ondan vazgeçmeyi düşünmeyecek kadar çok sevdim. En çok ben sevdim diye kimseyle yarışmayacak kadar sevdim hem de.. Onu terk edenlerin karşısında oldum, o kimi sevmiyorsa ben de sevmedim.. Onu kırıp bükenlere diş biledim.. İçindeki sinemanın görüntülerini, seslerini kocaman göğümüzde izledim. kimselere sırrını vermedim. Onu, beni incitenlere gülümsememi istedi, ben bunu pek beceremedim. İstemedim iki yüzlü olmayı. O ise büyük savaşçıydı. Benim yanımda dinsin istedim. Esip gürlerken zarar gördüğünü ona göstermek istedim.

"Sokaklar benim evim," dedi. Ben, "yalnız değilsin artık," dedim.

Onu bırakıp gidenlere, onu başka bir ülkeye, başka birilerine mahkum edenlere dur, dedim. Ona kimsenin dokunmasına, artık onun içine kimsenin bir şey saplamasına izin vermeyeceğimi sessiz, durgun, asık yüzümle belirttim. Yüzüm asıktı çünkü sevdiğimin acılarını ağır çekti yüzümde.. Gülemedim.. Ben onu incitenlere hiç gülümsemedim.

Beş yılımızın ardından korkmadım. Hâlâ cesurum, hâlâ aşığım. İçimi açtığım bu adamla büyüyorum ben. Sevgisi hayatım boyunca sığındığım tek yer. Bir tek onun yokluğu yalnızlığımdır benim. Yoksa onlar öyleymiş, bunlar böyleymiş bize ne!
Yanımdaki asil duruşuna, aşkımıza sahip çıkışına, mutluluğu için mücadelesine tanık oldum. Sevdiğim adam HEp haklı çıkardı beni. İstemeseler de mutluluğumuzu, kendi cehennemlerine çekmeye çalışsalar da bizi, cennete çevirdi hayatımızı HEr seferinde sevgilim.

Oysa sadece mutlu olmak istiyoruz. Yanımızda olsunlar, şölenimizde bizimle gülebilsinler istedik.

Sevmenin kime ne zararı var ki.. Sevmekle yaşar insan. Biz yaşamayı seçtik.

28 Mart 2012 Çarşamba

ALBATROS


Sahi nerede bulmuştum ki senin keskinliğini? Uzun zaman önce bir yerlere fırlatıp attığımı anımsadım sanki birden. O kadar uzaktan nasıl olmuştu da gelip sana saplanmıştı. Belki de kesik bir yerimden akmıştı ve sana karışmıştı. Hani bahçelerde meyvelerin dökülmüşlerini toplamak gibi bir şey değil miydi sanki senin duru sesinde ağlamak! 

Farkında mısın? Orada mısın? Neden arkamı dönsem seni orada bulacakmış gibi hissediyorum ki? Hani gercekten aklında bir birikinti bırakmışim gibi.. Hani aklını başından alırken kalbinden seni ayırmışım gibi..

Oysa biliyorum, evet biliyorum sevdazedeyim ben de.. Öyle küçüksün ki, çocuksun ki.. Elinden tutup anlatacak kadar büyük sanıyorum kendimi senin yanında, öyle olmadığım halde..

Bana bir süredir aradığım sözcüklerimi getirdiğin için mı bu çırpınışı ellerimin.. İçimden ne geliyorsa yazmak istiyorum sana. Öyle acelem var ki.. Biraz geç kalsam silinikleşirken sen götüreceksin kelimelerimi. Ürküyorum. 36 yasında, yolun bir yerlerinde -ışıkların söndüğü- içimdeki yorgunluğun kaybolduğu kısa süreli bir durak gibisin. Oysa kalmak istiyorum. "Kal," demeni istiyorum. Ben şimdi bu 3 harfi sana versem, orantılı bir aşkla bana söyler misin?

Sana yarın desem, yarın bana gel, desem.. Kendini toplayıp bana gelir misin?

Öyle sevecekler ki seni, iyi ki sözcükleri kuytulardan söküp bana verdin diye.. Kibirimin gömüleceği şehirde aslında asrın kazısını yaptırıp bana ölü toprağından kibirimi uyandırdın sen. Ya ne iyi ettin.. Beni bana kazandırdın. Hayal verdin. Aşkın ısısını, gitmenin sıkıntısını, yüreğimin göz kırpmasını..

Sesini alan oldu benden, onu öldüreceğim İstanbul'da. Katil olacağım senin yüzünden. Kanatlarımı karanlıkta görünmez kılacağım. Gecenin, göz gözü görmediği dar bir sokağında kan dökeceğim. Gelip alnına süreceğim o kanı. Ömrüne hiç kimse gelip silemeyecek.

Galiba sende bütün bu fırtına, açık deniz, cesaret oyunları ve köşeleri.. 

Seni benden alanın vebalini alacağım, ömrümce taşıyacağım. Onun mezarını çiğneyeceğim. Seni benim damarımdan akıtan o yersizin, yurdunu alacağım elinden..

Durup durup senin fotoğrafına bakarken ben, biliyorum defalarca yapacagım, senin hangi aralıkta olduğunu düşünüp hayıflanacağım.

Sevdiğin, seviştiğin, değiştiğin kadınları çocukların oyuncaklarına yaptıgı gibi kırıp dökeceğim. Nerede görsem hepsini sırayla öldüreceğimden korkacağım. Belki bir gün beni arar mısın diye  bekleyeceğim. Aramazsan vazgeçeceğim. Bazen seni göreceğim orada burada, o an yanımdakileri unutup çaktırmadan seni dinleyeceğim.

Dileğim sevişmekten öteydi. En azından bunu bilmeni isterdim. Seni bekledim, öyle düşünüyordum. Bir aksam gelecektim, gelsene, biraz konuşalım, belki bir seyler icelim, diyecektin. Ben bunun, hayalinden bile güzel olduğunu düşünecektim. Sen konuşurken ben belki de ömrümün en sessiz gecesini geçirecektim. 

Seni bundan bir kaç sene önce tanısaydım, örneğin sahilde yürürken ben seni kanat çırpan bir kuş sanabilirdim. Senin çırpınışınla içimdeki gürültünün birbirine karıştığını zannedebilirdim. Aslında bir kaç yıl oncesine gitmeye ne gerek var, aynen böyle oldu. Sen kanat çarparak geçtin sol tarafimdan.. Bir ok fırlattım sana, tabii ki gençliğin belki de acısını duymana engel oldu. Soluna attığım ok seni kanatmadi ki.. Benim umudum kanatmış olsun.

Ağzımda iştahli bir aşkın delili, deliliği.. Gözlerinde bir 'Cem Karaca' bakışı gördüm ben.. Seni onun bir şarkısını söylerken hayal ettim. Hadi diyorum geri dönmeliyim, 'Hoş geldin kadınım,' demelisin. Kadınım, kadınım.. Aklımı yerinden edenim, kalbimin üzerinden yuvarlayıp bacaklarıma dermansızlığı verenim, diyesin.. Der misin?

Ben gelmesem de gel iste.. Bir gece Hayal'de karşılaşalım, o sırada sarhoşluk çoktan bizi sarmış olsun.. Beni tanıyacak mı acaba derken tanıyasın, üzerimden senden ayrılmanın yükünü alasın. Ben gözlerine bakayım, senin Cem Karaca gözlerine.. 

Bugün aynaya baktım henüz senle aynı şehirdeyken, yüzümde senin kararlılığını gördüm, kendi güzelliğimi.. Bana soz verdim, seni bulup çıkaracağım İstanbul'un bütün gözlerini aramam gerekse de.. Söz ver bana ilk baktığım yerde olacağına, yormayacağına, yazdıklarımı benden almayacağına.. 

Bak yaz geliyor.. Yazı geliyor.. Alın yazın geliyor.. Okunaklı olması için elimden geleni yaptım. Hepsini senin için yazdım. Sırf sen okuyasın diye.. Sadece sen bilesin diye.. Belki ilk karşılaşmamızda senin için yazdıklarımı okuyup okumadığını soracağım.

Senin için kendime benzeyeceğim. Olur da bir gün karşılaşırsak diye..

Lütfen tek birinde kalma, gezip dur oradan oraya. Bir yerde kalırsan yine katil olurum ben. 

Sana bir renk hediye ediyorum, kırmızı artık sadece sana ait, başka hiç kimsenin değil. Kimse paylaşmayacak onu seninle.. Kimse o tonu görmeyecek ve ben sana gelip kulağına fısıldayana kadar sen de bilmeyeceksin.. Sıranı beklemelisin çünkü hesabımı aksatan biri oldu, onu öldürmem gerekiyor. Biraz bekle ve dediğim gibi tek bir yerde yapma bunu. 

İşin fazla uzamadan gel! O kadar uzun sürecek gibi geliyor ki.. Geçecek mi sanki o saatler, belki günler.. Bana sevinçli bir İstanbul gunünde gel. "Sen gittin ya, ben seni düşündüm, o günden beri seni düşünüyorum," de. "Ayrılırken yanaklarından öperken dudaklarından öptüm. Bunu biliyor musun?" de.

Bilmiyorum, diyeceğim.

3 Mart 2012 Cumartesi

Onkoloji


Onkoloji bölümü çok acayip 1 şey.. kimsenin kendini daHa acılı bulmadığı ya da başkasına acıyamadığı 1 yer. HErkEs aynı eşikte.

Dün yine annemin tedavi günüydü. Hastaneye gittik. Çok sıkıntılı bir süreç. Sadece dua edebiliyorsunuz ve anlayışlı olmak zorundasınız. Gerçekten yaşamayanın anlamaya çalıştığı ama asla tam olarak anlayamayacağı bir durum kanserle yaşamak. Hemen hemen her gün bu hastalıkla ilgili bir haber alıyoruz ve ailesinden, yakınlarından birinin başına gelmemiş kimse pek kalmadı. 

Ben bunu defalarca yaşamış insanlardan biriyim. Yaklaşık 22 sene önce amcam kansere yakalanmıştı. Ölmek üzere, demişlerdi. Babam da o sırada kontrole girmişti ve onun da bu hastalığın pençesine yakalandığını öğrendik. Amcam hastalığa yakalandıktan sonra yedi sene daha yaşadı ama babamı 3,5 ay içinde kaybettik. HEnüz 15 yaşındaydım. Halamı da kanserden kaybettik. Babaannemi tanımadım ama o da rahim kanserinden ölmüş. 21 yaşındayken veremden ölen oğlunun acısına dayanamamış. Anneannem de yıllardır böbrekten hasta olduğu halde korktuğu için doktora gitmediğinden kansere dönüşen hastalığına yenildi. Diğer bir amcam da kanserden öldü. Bu listeye bakınca endişe yerleşiyor insana. Hastane kontrollerine gidildiğinde eskiden "Ailede şeker, kalp, tansiyon rahatsızlığı var mı?" diye sorarlardı. Bir gün kanseri de eklediler bu soruya ve o gün bana bir şey saplandı.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce annem göğüs kanserine yakalandı, tedavisi başladı. Metastaz yaptı. Tedavisi devam ediyor. Tüm benliğimle inanıyorum ki iyileşecek. Bu süreç içinde üç haftada bir hastaneye gidiyoruz, testler yapılıyor, ilaçlar veriliyor. 

Onkoloji bölümüne her gittiğimizde biliyoruz ki oraya gelen herkes bu hastalıkla mücadele ediyor. Kanser orada sıradan bir şey. Kendinizi acındıracağınız ya da kendinize acıyabileceğiniz bir yer değil. Beklerken insanlarla sohbet ediyorsunuz. Hepsinin hastalığının bir hikayesi var. Birbirinize acil şifalar diliyorsunuz.  Öylesi karanlık bir yerde en önemli şey 'UMUT'. Umutsuz asla olmaz. Çekilen acılar çok zor. Gündelik hayatınızı yaşarken duygularınızı saklamamalı, ağlayabilmelisiniz falan filan ama orada asla ağlamamalısınız eğer ki bir hasta yakınıysanız. Duygularınızı kontrol edebilmelisiniz. Edemiyorsanız da orada öğrenirsiniz. Kişiden zorla koparılmaya çalışılan hayat için direnme gücü vermelisiniz. Aynı zamanda direnmelisiniz de.. Kanserli biriyle yaşamak çok zor çünkü asla onun içinde kopan fırtınaları tam olarak onun gibi yaşayamıyorsunuz ve o fırtınalar sizi de savuruyor. Sımsıkı tutunmalısınız. Ben şahsen spor yapmanızı öneriyorum. Bazen direnciniz azalabilir, tolerans sıfır dolaylarında gezinebilir, anlayışınız kıtlaşabilir. Silkinin ve kendinize gelin.

Dün annemin tedavisi bittikten sonra aşağı indik. Kardeşimi bekliyorduk. Bir gece öncesi uykumu alamadığım için çok yorgundum ve oturacak bir yer aradım. Belki de otuzdan fazla insan giriş- çıkış bölümünü doldurmuşlardı. Üzerlerine derin bir karanlık çökmüş gibiydi. Böyle durumlarda ilk aklıma gelen annem oluyor, durumu fark etmemesini diliyorum çünkü yapabileceği bir şey yok ve onun kesinlikle üzülmemesi gerekiyor. Bekleyen insanlar birbirlerine benziyorlardı, demek ki büyük iHtimalle bir akrabaları için oradalardı. Çoğunun gözleri yaşlıydı. Bu arada annem de danışmadaki kızla sohbet ediyordu. Tabii ki ortak noktaları kanserdi. Kızın da annesi kanser tedavisi görüyormuş. Bir ara annemin telefonu çalınca danışmadaki kıza sessizce sordum bekleyenleri. Bu tarz soruları sorarken bir sürü iHtimal geçti aklımdan. Hastalık mı, kaza mı, kaç yaşında, o mu, bu mu? 1987 doğumlu gencecik bir kız kan kanseriymiş ve yoğun bakımdaymış. İçimden bir 'Of!' çektim ki ama kimse duymadı. Ağladım hatta yine içimden. Koltuklardan biri boşaldı, annemi oturttum. Tabii ki annem hemen yanındaki kadına sordu oysa ben danışmadaki kızdan öğrendiklerimi anneme söylemeyecektim. Kadın da anlattı. Kızcağızın abisinden uygun ilik bulunmuş. Birbirlerine acil şifalar dilediler. Bir dahaki gidişimizde kızcağızın durumunu soracağım.

Bundan bir kaç ay önce onkolojide yaşlı bir adam vardı, kızı bile yaşlıydı, düşünün artık. Karısına döndü ve "Hadi biz yaşlıyız anlıyorum da ne kadar çok genç insan var bu hastalığa yakalanan, "dedi. Doğru dedi; ne kadar çok insan var bu hastalığa yakalanan. Hepsine tek tek acil şifalar diliyorum.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Cem Karaca

Bugün 29 Şubat 2012. Dört yılda bir yaşanan bir tarih. Ben de bu özel günde, hayatımdaki en özel kişilerden birini yazmak istiyorum. Sevgili Cem Karaca'yı. Onu neden bu kadar önemsediğimin cevabı birden fazla. Belki de zaten önemli olmak durumu budur. Tek bir sebep yetmez.

Cem Karaca muhteşem bir sese sahip benim için ve biliyorum ki pek çokları için de bu kabul görmüş bir gerçek. Babamla hakikaten kardeş gibi bir benzerliğe sahipler. Babamla pek fazla anım yok ve onu yaklaşık 22 yıl önce kaybettim. Üstelik adaş olmaları da ilginç bir ortaklık benim için. 

İlk ne zaman dinledim de hayran kaldım kendisini bilmiyorum. Galiba o zamanlar ülkeye giriş yasağı vardı ve yurt dışında yaşıyordu. Dönemin başbakanı ile birlikte yasağı kalktı ve ülkesine döndü. Siyasi kimliğini gizlemeyen biriydi ancak dönüşünden sonra onu döneklikle suçlayanlar oldu. Hatta işi çok öte boyutlara bile taşıdılar. Bir arkadaşım ülkeye dönüşünden sonra bir konserine gittiğinde grup olarak tezahürat yapmışlar: "Parka! Parka!" diye.. O da en sonunda dönmüş ve "Ben o parkayı çoktan astım," demiş. Görmedim, duymadım. Anlatılan bu.

Barış Manço'nun cenazesine gitmiştik arkadaşlarımla birlikte, sene 1999. Çok kalabalıktı. Levent Camii'nden dönerken yürümeye başladık; araç bulmak olası değildi. Zincirlikuyu Mezarlığı'nın önünden geçerken bir süre öncesinde vefat eden arkadaşımın mezarını ziyaret etmek istedim. Bir şey beni çağırmıştı sanki. İki arkadaşımla beraber mezarlığa girdik. Kış, kıyamet, nasıl soğuk.. Eylül, "Hande, bir şey söyleyeceğim ama heyecanlanma, sakin ol," dedi. Durdum. "Arkanı dön, bak orada kim oturuyor," dedi. Döndüm. Nefesim kesildi sanki. Arkadaşlarım da bu sevgimin farkındaydı. Kafamda bere, atkı, mont. Hemen ellerim kafama gitti. Dünyanın en saçma tepkisiymiş gibi üstüm başımın düzgün olmadığından şikayet ettim. Eylül, "Bak gidip konuşmazsan sonra pişman olabilirsin," dedi. Hayatımda ilk ve tek defa yaptım böyle bir şeyi. Yanına gittim. Bir hanım ve bir beyle birlikte büfenin önünde oturuyorlardı. Ona onu ne kadar sevdiğimi, babama benzediğini ve onu öpmek istediğimi söyledim. O da bana izin verdi. Gözlüklerini çıkardığında 'gözlerini' gördüm. Yanaklarından öptüm. Muhteşem kokuyordu. Ona hemencecik aslında bir arkadaşımın mezarının orada olduğunu ve sanki beni çağırdığını, sebebinin de kendisi olduğunu söyledim. O da gökyüzüne baktı ve "Keşke bazıları bu çağrıyı hiç duymasalardı, dedi. Evet, keşke duymasalar..

Aradan bir süre geçti ve özel bir televizyon kanalının gecesinde kendisiyle yine karşılaştım. Bu sefer çok şık, saç ve makyaj yapılı bir haldeydim ve bendeki heyecan yine tavan yaptı onu gördüğüm zaman. Bu sefer de meraklandım acaba beni tanır mı diye.. Yanına yaklaştım ve beni tanıdı..


Onu sahnede seyretme fırsatım da oldu. MSM'nin mezuniyet gecesine gelmişti ve sahneye çıkmıştı. Bir 'Çok yorgunum' söyledi orada biz öldük, bittik. 
Taksim'de Yaga'da da seyrettim. Oh iyi ki seyretmişim.. 
İşte Cem Karaca ile anılarım sadece bu kadar.. Maalesef bu kadar.. 

2000'li yılların başında seslendirme yapardım. Bunu Türkçe'yi düzgün ve doğru konuşan herkes bilir ki Cem Karaca bu konuda gerçekten bir numaradır. Üstelik sadece sözcükleri doğru seslere basarak söylediği için değil, aynı zamanda doğru vurgularla söylediği içindir bu yargı. Seslendirme yapanlara "Cem Karaca dinleyin," derler.. Zaten onu dinlemek bir denizde seyahat etmektir, ağaçların arasında esen rüzgar olmaktır, sevilenin elini tutmaktır.. Bir sürü şeydir.. 

'Oğlum'a şarkısını anne baba olan bütün arkadaşlarıma dinletirim. Ne zaman içimden ikili bir düşünce geçse 'Canım benim'i dinlerim. Tarihi yarımada 'HEp kahır'dır. Güneşli gün dönümleri 'Bu biçim'dir. Nazım Hikmet'in dizeleri Cem Karaca'dan ne güzel dolar insanın içine.. 'İşte geldik, gidiyoruz,' 'Hoş geldin kadınım', 'Çok yorgunum', 'Sen de başını alıp gitme', 'EmraH', 'Bekle beni' ve daha onlarcası..

Cem Karaca dinlememiş olmak eksikliktir.. Onu bilmemek yoksunluktur.. Benim güzel insanlarımdan biridir o.